DALIŞ TARİHİ

ENİZİN DERİNLİKLERİNDEN UZAYIN SONSUZLUĞUNA

NOT: YAZININ GÖRSELLERİNİ SEİÇEREN PDF FORMATINI "DOSYALAR" SEKMESİ ALTINDAKİ SCUBA KLASÖRÜNDEN İNDİREBİLİRSİNİZ. BU YAZI OCAK 2000 TARIHİNDE THY A. O. UTED DERGİSİNDE YAYIMLANDI. 

 

Son yılların en popüler su sporları arasında SCUBA, ( Self Containet Underwater Breathing Apparatus - Taşınabilir sualtı soluma aleti ) oldukça ciddi bir yer edinmiş görünüyor. Son yıllarda temel dalış malzemeleri denilen ABC malzemelerinin (maske, palet, şnorkel) dışında yurtdışından ithal edilen malzemelerle yapılabildiğinden oldukça da pahallı bir spor dalı haline geldi. Ancak sualtının cazibesine bir kez kapıldınız mı artık geri dönüşü olamayan bir süreç başlamış demektir. Bir yolunu bulup malzemeler alınabilir, ancak herşeyden önemlisi her konuda biligi kirliliğinin yaşandığı ülkemizde, doğru ve yeterli bigilerle donanmış, tüm disiplin sporlarında olduğu gibi, kurallara harfiyen uyan bir dalıcı olabilmek.
7 Kasım Pazar günü Yasemin DALKILIÇ’ın skin dalış bayanlar Dünya rekorunu ele
geçirmesinden sonra (68m ile) bütün Dünya’da Türkiye konuşulur oldu.
Sanıldığının aksine sadece sporda futbol başarılarımız Dünya'yı sarsmıyor, bu
kunuda da Pazar günkü canlı yayının dışında pek fazla bir ses gelmedi
tv.lerimizden, oysa diğer yabancı spor kanalları defalarca bu rekoru haber
yaptılar, önceki Dünya şampiyonları kimlerdi, Yasemin hangi devlere karşı
yarıştı, hangi dev sponsorları ve rekortmenlerini şaşarttı, olayı yakından
takib edenlerin dışında pek kimsenin haberi olmadı. Son günlerde ard arda gelen
felaketlerin de bu sonuçta mutlaka payı vardı elbette.

Konuyla ilgili olduğumu (Türkiye SCSPF Rehber Balıkadam, CMAS Eğitmen
Balıkadam, TÜRKDIVE Eğitmen Balıkadam, PADI Wreck Specialist, Sualtı Fotoğrafçısı, 200’den fazla log dalışı, yurt dışı dalış deneyimi -Kızıldeniz, Meksika Körfezi, Kıbrıs-) bilen arkadaşların soruları bende bu konuda bir yazı hazırlamamanın yayarlı olacağı kanısı uyandırdı. Kısa bir sualtı tarihi, ardından günümüze gelene kadar geçirdiği süreç ve bu günkü durumu, son olarak da, hastalıklar ve korunma yollarına kısaca değinmek faydalı olacak sanıyorum. Ayrıca 12 ay dalışa devam edebildiğimiz Antalya’da sizlere yardımcı olabileceğim gibi, bulunduğunuz bölgedeki yardımcı olabilecek adresler için elektronik posta adresime yazabilirsiniz.

1- İNSANIN SUALTI MACERASININ KISA TARİHİ

Bakmayın kısa tarihi dediğime, M.Ö.II-III .binyıla kadar dayanan bir
hikayesi var. İnsan oğlu ayakları üzerinde durabildiği günden bu yana hep
ileriye bakmış, çıkamadığı gökyüzü ve inemediği deniz dipleri hep aklını
kurcalamış olmalı ki ilk yerleşimin yapılabildiği mağaraların duvarlarında bu
temalar sıkça işlenmiştir. İşte bu akıllı insanlardan birisi olan Sümer Kralı
Gılgameş, MÖ.II binlere dayanan meşhur destanında Ölümsüzlük Otu arayışı içinde denizin derinliklerine dalar, hatta aradığı otu bulur (1) ancak kısa süre
sonra kaybeder. Günümüzden dört bin yıl öncesi kayıtlarda karşılaştığımız
derinliklerin fethi çabaları çok geçmeden, kendisini insanın o ilk taşı
düşmanına karşı fırlattığı günden bu yana(2) dalgıç savaşçılar da
tarih sahneye çıkar.. Elimizdeki en eski yazılı kaynak M S. V.yy’da yapıldığı
sanılan Salamis deniz savaşı ile ilgilidir. Yunanlı Skyliias ile
kızı Kyane, Pers kralı Xerxes’in savaş gemilerinin çapa iplerini
kesmek amacıyla dalış yapan askeri amaçlı dalgıçlardır. Böylece halatları kopan
gemiler fırtınayla bitlikte kayalara sürüklenerek batmışlar, daha sonra da
batan gemileri talan edebilmişler. Dahası var, aynı dönemlerde Yunanlı tarihçi Thucydides, Sfaktia adasını ablukaya alan Atina gemilerinin altından İsparta’lılara malzeme çekerek yardımda bulunan dalgıçlardan söz eder. Atina’lılar bu konuya askeri açıdan yaklaşarak faydalı olacağına inanmışlar ve ordularında dalgıçlar bulundurmuşlar.  Bu konudaki son ve en çarpıcı örnek ise M.Ö.332 yılındaki Büyük İskender’in Tyre kuşatmasıdır. Kuşatma sırasında Fonikya’lıların sualtına yerleştirdikleri, gemilerin geçişini engelleyecek barikatları İskender’in dalgıçları tahrip etmişler, söylenti o ki, bu dalışları Büyük İskender cam bir fanus-fıçı içinden izlemiştir.

Eskiden beri var olan okyanusları inceleme ve onun zenginliklerinde
faydalanma yollarını arama çabaları, insanın su altında amaçları için yeterli
süre kalamıyor olmasından dolayı başarıya ulaşamıyordu. Denizcilik ve dalış
taririnde yer alan, çoğu düşsel -Leonardo Da Divinci ustanın çizimleri-
kullanışsız ve başarısızlıkla sonuçlanmış ancak sonu gelmez denemeler, aradan
geçen üç bin yılın sonunda insanlığı kısmen de olsa başarıya ulaştırmıştır.

Lafı çok fazla uzatmadan, kronolojik sırayla insanoğlunun sualtı keşfine
başlayalım, 1715 yılında Johan Lethbridge kendi geliştirdiği kapalı
dalış giysisi ile on fersah derinliğe defalarca indiğini söylediyse de
çizimlerinden anlaşıldığı kadarıyla pek gerçekçi görünmemektedir. Kalın deriden
yapılan akerdeon şeklindeki yapı, basınç altında bozuluyordu. Aslında kapalı
giysiler teorik olarak mümkün görünse de pratikte ilk başarılı model için daha
zaman geçmeliydi. Bu arada “denizaltı” kavramı da şekillenmeye başlamış, ilk
göze batan deneme için 1776 yılına gelindiğinde, David Bushnell’ın tasarladığı
denizaltı “Turtle“ (Bkz. Şekil 1) Amerikan bağımsızlık savaşında
İngilizlere karşı kullanılmış. XIX.yy bu konudaki en hızlı adımların başlangıcı
olur ve dalgıçlar için özel bir metal başlık hazırlanması ile sonuçlanan
çalışmalar, Augustus Siebe adında bir başka araştırmacının 1819 yılında
bu başlıkla kullanılabilecek bir dalgıç giysisi geliştirmesiyle bambaşka bir
boyuta ulaşır. Beli açık olduğundan kullanılmış havanın dışarı atılması
sağlıyor ve ilke olarak dalgıç çanı gibi çalışıyor ancak çanın havasının
bitmesi problemini ortadan kaldırıyordu ne var ki dalgıçın elbisenin içine su
girmemesine özel göstermesi gerekiyordu. 1830'lu yıllrda “Royal George” adında batık bir geminin kurtarılmasında başarıyla kullanıldı. 1837 yılında Siebe elbisesini daha da geliştirerek tam anlamıyla kapalı giysiyi elde etti ve yaklaşık 100 yıl boyunca küçük değişikliklerle temel dalgıç giysisi olma özelliğini korudu. 1863 içsavaşında “David”  adlı denizaltı da bir gemiyi batırmayı başarmıştı.
1865’te Ernest Bazin kendi icadı bir “batisfer” iie 90m'ye, 1890 yılında Balsamello küresel odasıyla -bir çeşit batisfer- 140m’ye iner. Aynı yıl, başka bir değişle, Jules Verne'in ünlü esesri “Denizler altında yirmibin fersah’’ adlı romanın - eğer okumadıysanız hala vaktiniz var- yayınlanmasından dört yıl önce Benoit Rouqayrol ve Auguste Denayrouze, dalgıçların sırtlarında az da olsa
sıkıştırılmış hava taşıyabileceklerini düşünür ve bir alet yaparlar, 1865
yılında bu aleti ilk kez denerler ancak asıl problemin hava akışının
ayarlanacağı bir regülatörün gerekliliğidir. 1878’de Henry Fleus solunan havanın yeniden kullanılabileci fikrini ortaya atar ve kimyasal bir ayrışmadan sonra
karbondioksitten arındırılarak - daha sonraları aynı fikir Beebe’nin batiskafın
kullanılacaktır - yeniden kullanır. 10 yıl sonra başka bir Fransız, Georges Comheines ilk kez sıkıştırılmış hava tüpüne otomatik hava akış regülatörünü monte etti ancak ne acıdır ki daha ilk denemesinde boğularak öldü. Alette itfaiyecilerin yangında ve zehirli  gaz dolu yerlerde kullandıkları maskelere benziyordu.

1893’te Simon Lake, “Argonaut First” adını verdiği ilk gerçek denizaltıyı ortaya çıkarıyor, İtalyan mühendis Roberto Galeazzi, 270m’ye
dayanıklı zırhlı dalış elbisesini ve 600m’nin altına inilebilen dalış odalarını
geliştirdi. Oysa o yıllarda hala 30m’nin altındaki derinliklerde insanın
basınca dayanamayarak patlaması gerektiği düşünülüyordu.(3) 1913
yılında ilk başarılı kapalı dalış giysisi, döner eklemlere sahip olduğundan çok
kullanışlıdır ve başarılı denemeler yapılır, ancak yine de yeterli değildir.
1931 yılında “S.S.Egypt“ adındaki bir geminin taşıdığı değerlii yükün -kilolarca altın- %95’i yine dalış kapsüllerinden yani batiskaflardan yayarlanılarak çıkartılır. Artık denizaltı teknolojisi önüne geçilemez bir hızla ilerliyor, nihayet savaş yıllarında edinilen tecrübe de eklenince, amatör araştırmacı ruh, ortaya korkunç bir silah çıkartıyor.

Devrim 1934 yılında William Beebe ve Otis Barton’un adına “Batisfer"
dedikleri araçla 924m derinliğe inmeleri ile başlar. Bu küçük çelik kapsülde üç
pencere vardı, çelik bir halat yardımıyla yüzeydeki ana gemiye bağlıydı ve bir
telefon hattına sahipti, kendi oksijen ihtiyacını karşılayan bir sistemi vardı,
karbondioksiti kireçtaşı ile süzüyor, nemi almak için de kalsiyum klorid
kullanıyordu. Bu sırada 1943 yılna gelindiğinde Fransız bahriyelisi Jacques Cousteau ve arkadaşı Emile Gagnan ilk kez dile gelen Aqualung (su ciğeri )
adını verdikleri bir aletin (günümüzde regülatör olarak adalndırıyoruz)
denemesini başarıyla yaparlar. Bu sistemin esası 18601ı yılların sonlarında
yapılan deneylere dayanıyordu ancak çok daha başarılıydı, dalgıç çok hafif
kauçuk bir elbise giyer(4) ve gerekli havayı sırtında taşıdıği
tüpten alırdı. Her ne kadar onlar ilk dalış denemelerini Marne Nehri kıyılarından yapsalar da buluşları insanlığa derin deniz diplerinin yolunu açıyordu.(Bkz. Şekil 2) Böylece ağır donanımlardan ve yüzeye bağlı olmaktan kurtuluyorlardı, hava yanlızca dalgıç soluk aldığında ağzındaki regülatörde açılan bir valften gelir, soluduğu hava direkt denize karbondioksit kabarcıkları halinde atılır ya da kapalı bir sistemde tekrar tüpe döner ve zenginleştirilmiş oksijen olarak solunabiliyordu,
işte aranan buydu !, uğrunda onlarca kişinin öldüğü denemelerin sonucu, yaşasın
özgürlük, Jacques Cousteau ve Emile Gagnan artık balıklar kadar hür ve cesur “yüzüyorlar”, hayır hayır “dalıyorlar” Ancak herşey burada bitmiyor, hatta yeni başlıyor, insanlar bu kadar özgür olmalarına karşın bir bedel ödenmeliydi, derinlere dalındığında ölümle sonuçlanan kazalar oluyor, 30m geçildiğinde bile pek çok problem çıkıyor karşılarına. Hatta 60-70m’nin altındaki dalışlar kesinlikle ölümle bitiyordu. Problemin kaynağı solunan hava olmalıydı diye düşünülüyordu(5). (Bkz Şekil 3)

Aradan tam yirmi yıl geçtiği halde, çok çarpıcı bir gelişme olmamış, artık
dev bir adım daha gelmeli denirken, Prof. Auguste Piccard 1954 yılında İtalya açıklarında “Trieste" adını verdiği denizaltı ile (Beebe - Barton İkilisinden farklı olarak yüzeyle hiç bir bağlantısı olmayan aracını “Batiskaf’ olarak adlandırır.) 3.170m derinliğe inmeyi başarır. Bu aşamada olay uluslar arası bir boyuta ulaşır ve çok uluslu bilimsel heyet imkansızı ister; “Mariana Çukuru”, Prf. Piccard’ın
oğlu Jacques bir bilimadamıyla birlikte 23 Ocak 1960 yılında Büyük Okyanus’taki 10.900m ile 11.022m arası derinlikteki çukura(6) 10.900 metrenin biraz üzerinde dalmayı başarır. Bu arada tekrar “Denizler altında yirmibin fersah” romanına dönelim, kahraman denizci Kaptan Nemo ve denizaltısı Natilüs’e atfen, ABD
ilk nükleer enerjili denizaltısını denize batırmış adını da Natilüs koymuştu
bile.

Deniz dibindeki büyük gelişmeler yaklaşık 30 yıl arayla gerçekleştirilebilirken, bisiklet üretimi yaptıkları atelyelerinde planör ve değişik kenatlar planlayan Wright Kardeşlerin çalışmalarının sonunda yerden 15feet havalandıkları ilk gün ancak 60m ilerlemişlerdi ama araladıkları kapı insanları 1900’lü yılların ortalarında modern  havacılığa oradan da 1960'lı yıllarda çoktan Ay’a çıkartmıştı bile. Bu gün 2000 civarında astronot ve kozmonot atmosfer dışında uzay uçuşu yaptı, 150den fazla kişi Ay uçuşu görevine çıkmış bunlardan 100 kadarı Ay yüzeyine inmişken Mariana çukuruna, aradan geçen 39 yıl sonra bile hala inebilen olmadı. Günümüz modern biliminin eriştiği boyut açısından o derinliğe tekrar inmenin gereği de ayrıca tartışmaya açıktır elbette. Bu denli zorlu bir ortamda çıtayı bir kaç metre daha aşağıya indirmiş olmamız gurur verici. Yaseminin de hedefi daha büyük, başaracağına inanıyoruz.

NOTLAR

(1) Ancak geçmekte olduğu bir köprünün üzerinden
elinde sıkıca tuttuğu ot, aniden çıkan bir rüzgarla dereye düşürür ve bir daha
bulamaz. Buğün o otun Sarımsak olduğuna inanılır. Denizden geldiği için tohumu
yoktur. Günümüzde hala sarımsak bölünme usulüyle bir diş ekilir bir baş
şeklinde toplanır.

(2) Büyük ihtimalle bir mamuta fırlatmıştı ancak
bu ilk taş nükleer roketlere dönüşmesine rağmen savaş hala bitmedi-

(3) 1913 yılında bir Italyan zırhlısı Regina
Margherita’nın kopan çapa demirini çıkartmak için 45m ile 84m arasındaki
derinlikleri dört gün boyunca dalan Yunanlı süngerci Haggi Satti’nin ölmemeiş olmasına
gemi doktoru ve resmi gözlemciler çok şaşırmışlardı.

(4) Bu gün de kullanılan ıslak, yarı ıslak ve
kuru elbiselerin tasarımı J.Cousteau’ya aittir.

(5) Günümüzde Nitrojen Narkozu olarak bilinen,
Yüksek Basınç Sinirsel Sendromu, 30m den itibaren sinir sistemini etkisi altına
alan nitrojen gazının, kan içindeki parsiyel basıncının artışınından dolayı
(%78 x 4Atm = 3,12mm3 ) her 10m’de bir kadeh brendi etkisi
göstermeye başlıyor, 70m!nin altındaki derinliklerde de yine O2 gazının parsiyel basıncı ( %21 x 8Atm = 1,6mm3) artacağı için
dokularda oksijen zehirlenmesine ve öncelikle beyinde doku ölümlerine yol
açıyor. 1917 yılında Elihu Thomson Helyum gazını Nitrojen yerine kullanmayı
öneriyordu (Heli-ox) günümüzde karışım gazlar kullanılarak 400-600m gibi
derinlikler ulaşılmaz olmaktan çıkmıştır.

(6) Büyük Okyanus’ta, Filipin adaları’nın doğusu
ile Yeni Gine’nin kuzeyinde yeralan Mariana Adaları ile Guam adaları arasına
kalan Dünyanın en derin noktası, dip yapısının hareketli olması nedeniyle her
yıl ölçümler değişir ancak 11.000m  olarak kabul edilir. 1998 yılı ölçümü 11.022m.

GÖKÇEK ALGIN

Dispeçer Antalya Bölge Dispeç Merkezi

E-MAIL : gokcekalgin@hotmail.com



YAYARLANILAN KAYNAKLAR

(1)          
Sualatı Teorisi TürkDive yayınları, 1997
ISBN 975-7365-14-9

(2)          
PADI - CMAS eğitim materyalleri 1998-1999

(3)          
DAN Divers Alarm Network yayınları 1998

(4)          
Gelişim Dünya Atlasları Ans. 1982

(5)          
LeMaire, Cpt. Cousteau

 

  
  
  
  
  
  
  
  
  
 
 
 

 
    



 







 



 



 



 



 



 



 



 



 

 











 

















 

     

     



     

     



 



 



 

 





Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam46
Toplam Ziyaret56614
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar43.302443.4759
Euro51.898652.1066
Hava Durumu