NOT: BU YAZI 1998 ŞUBAT AYI THY A. O. UTED DERGİSİNDE YAYIMLANDI. YAZI İLE İLGİLİ GÖRSELLERE "DOSYALAR" SEKMESİ ALTINDAKİ PDF DOSYASI İNDİRİLEBİLİR.
HADLEY'S HAREM
B-24/D LIBERATOR
54 YILDA LİBYA'DAN İSTANBUL'A YOLCULUK
Yazan : Gökçek
ALGIN THY AYT Dispeçer Rehber Balıkadam-Instructor
Yazının hazırlanmasında Rahmi M. KOÇ
müzesi yayınlarından olan ISBN 975-96407-0-8 nolu Kitapçığından yararlanılmıştır.
54 YILDA
LİBYA’DAN İSTANBUL’A YOLCULUK
Tam tamına 54 yıl 5 ay süren bu yolculuğu, ancak kokpit bölümü tamamlayabildi. B-24 LIBERATOR tipindeki dört motorlu dev, 3 parçaya bölünmüş, bombacı zaten Romanya'da aldıkları ilk uçaksavar ateşinde ölmüş, yaralı olan f/o ile uçak komutanı Üsteymen Gilbert B.HARDLEY
kopan burun kısmından kurtulmayı başaramadan, boş ağırlığı 14.750Kg olan uçak hızla sulara gömülmeye başlamış ve 24m derinliğe ulaşması 2-3 dakika
sürmemişti. Tamamı 10 kişi olan uçak mütrettebatından geri kalan 7 kişi, uçağın
düştüğü yer olan Antalya'nın doğusundaki Manavgat ilçesinin 8-1 Okm kadar
doğusunda bulunan Dilkum plajının 25Qm açığından yüzerek kıyıya ulaşmak zorunda kalmışlardı. Yıl 1943,1 Ağustos akşamı yerel saatle 20:30 civarında bu uçak buralarda ne arıyor olabilirdi? Kısaca bu kötü sonuçlanan inişin gerçek
hikayesine değinelim. İkinci dünya savaşının acı, korku dolu yılları kan kokusu
içinde yaşanıp gidiyordu. Bu arada Amerikan Hava Kuvvetleri, Afrika'daki
üslerinden Almanlara karşı olan saldırılarına dur durak vermeden devam
ediyorlardı. İşte bu sıralarda Almanya, işgal ettiği ülkelerden sağladığı
akaryakıt gibi önemli enerji kaynaklarına ulaşmakta zorluk çekmeye başlamıştı,
bu sıkıntısını Romanya topraklarında bulunan Ploestl petrol rafinerisinden
karşılamaya çalışıyor, başarılı da oluyordu, tabiiki bu kaynağın kesilmesi
müttefikler için gerekli olmuştu. O tarihte Amerikan Hava Kuvvetlerinin en
büyük kozu, uzun menzilli ağır bombardıman uçağı B-24 Liberator'lardan oluşan
filolar Mısır’dan Libya'ya kadar pek çok üste konuşlanmışlardı. 11-12 Haziran
1942 günü Mısır'ın Fayid üssünden havalan uçaklar zamanın şartlarında oldukça
uzun sayılabilecek rotalarında, kendilerine verilen hedefleri başarıyla
bombalamışlar ancak her akında olduğu gibi bazıları geri dönememişti. Bunların
içinden 7 tanesi Irak'a, 2 tanesi Suriye'ye, 4 tanesi de Türkiye'ye inmişlerdi.
Savaşın sonlarına doğru bu uçaklardan kurulan bir filo, Türk Hava
Kuvvetleri'nde kullanılmıştı, hatta bir tanesi de Genel Kurmay Başkanı Kazım
ORBAYın irtibat uçağı olarak hizmet etmiştir.
Bu saldırı B-24'lerin ilk başarısı değildi, 27.220Kg azami taşıma
kapasitesi olan bu uçaklarla pek çok saldırı daha düzenlendi, max.
seyir sürati 485km.h-303 mph olmasına karşın 4600km-
2.850mil yolu 32.000 feet servis tavanıyla rahatlıkla aşabiliyordu. Almanlar'da boş durmamış Romanya'daki rafinerileri hızla onarmış, yeniden kullanıma sokmuşlardı. Yıl 1943 olduğunda müttefikler tekrar düşmanlarının akaryakıt kaynaklarını kesmek için gereken önlemleri almaya başlamışlar, en başta da Ploesti'nin bu kez tamamen imhasına yönelik saldırı planları üretmeye çalışıldı. Elbetteki B-24'lere.
"Hadley's Harem" 41-124311-L seri numarası ile 1941 yılında Consolidated
tarafından imal edilmiş, 1943 yılında US AIR FORCE 98.Bomber Group'da görev alıyordu. Blngazl'de konuşlanmışlardı. Haftalar
önce hummalı bir hazırlık başlamıştı, çölde hazırlanan maketler üzerinde bu
denli büyük bir saldırının nasıl gerçekleştirileceği provaları yapılıyordu. Son
hazırlıklar tamamlanmış, son brifingler de verilmişti. Tamamı 178 adet B-24D Liberator bombardıman uçağı, sonraki yıllarda Kara Pazar
olarak anılacak 1 Ağustos 1943 günü Bingazi ve çevresindeki üslerden
havalanarak, 3700km olacağı planlanan rotalarında, daha önce 1942
yılında bombaladıkları "White Four" olarak da anılan Ploesti'deki en büyük petrol rafinerisi Astro Romana tesislerini imha edeceklerdi. Brifinglerde
üzerinde en önemle durulan konulardan birisi de telsiz sessizliği. Plan gereği
Romanya'ya kadar çok yüksek irtifadan uçulacak, tesis yakınlarında aniden
alçalarak hedef imha edilecekti. Rota çok uzun, bölgede yaz mevsimi sürüyor
olmasına karşın Adriyatik Denizi üzerindeki kötü hava şartları nedeniyle iki
guruba ayrılmış olan 178 uçağın birleşerek aynı hedefe yönelmeleri için gerekli
telsiz konuşmaları yapıldığında beklenen belaya davet çıkartılmış oldu. Almanlar
zaten her an baskına hazır bulunuyor olmalarına karşın gelen tehlikenin
büyüklüğünü daha iyi kavramış oldular. Rafinerinin ne denli iyi korunduğunu
anlatmaya gerek yok. Ancak ilginç olan sabit uçaksavar toplarına ek olarak bir de rafineri etrafına döşenmiş demir yolu üzerinde hareket halinde çok kuvvetli atış kabiliyeti olan uçaksavar topları vardı. Saldırı planlandığı şekilde yürütülüyordu, Romanya üzerinde rafineri yakınlarına gelemeden ağır top ateşi altında kaldılar ancak hedefe daha çok vardı, Hadlays's Harem 10 mürettebatıyla ilerlemeye devam ediyordu, Kaptan Pilot Üsteymen Gilbert B.HADLEY, F/O Teymen James R.LİNDSAY, Seyrüseferci Astsubay Harold TABACOFF, Uçuş mühendisi Astsubay Russel PAGE, Bombacı Astsubay Leon STORMS, Telsizci Astsubay William LEONARD, Uçaksavarcı-cephaneci Astsubay Cristopher HOLWEGER, Uçaksavara Astsubay Pershing W.WAPLES, Uçaksavarcı Astsubay
LeRoy NEWTON, Uçaksavara Astsubay Frank NEMETH, diğer 177 B-24 mürettebatı gibi savaşın onlar için çizdiği rotada gidiyorlardı. 98. Bomber Group, tecrübeli, kurt havacı Albay John R.KANE'in ( USAF daki kod adı KİLLER) liderliğinde "Pramiders" kod adında 178 uçaktan oluşurken, Hadley's
Harem Flight One içinde, lider Kane'nin sol kanadındaki ilk uçaktı." White Four " kod adıyla anınlan ( büyük dört beyaz depolama tankından dolayı )
Plosti’deki hedefe çok az kala etraflarında patlayan uçaksavar topların
arasından uçarken hiç beklenmedik bir şekilde, burunun camlı kısmından giren
bir top mermisi kokpitin altında patlamış, bombacı Leon STORMS ölmüş, gövdenin altına isabet eden ikinci mermi de yapısal hasara yol
açtığından tutunma güçlüğü çeken B-24'ün bütün bomba yükü
daha hedefe varamadan, çok kısa süre önce uçuş mühendisi Russel
PAGE tarafından manuel kollar kullanılarak bırakıldı. Hafifleyen uçak hızla yükselmeye başladı ve bölgeden uzaklaşmaya çalışırken seyrüseferci TABACOFF'un da yaralandığı görüldü. Bu sırada 2 numaralı motor durmuş, uçakta yapısal hasar olduğu anlaşılmış ve bu durumda
tekrar Bingazi'ye varamayacakları ortaya çıkmıştı. Artık Hadley's
Harem için Ploeşti baskını sona ermiş, Kaptan ekibini ve uçağını kurtarmanın yollarını arıyordu. Hadley's Harem aslında şanslı bile sayılabilir çünkü bu baskında toplam 58 uçak düşürülmüş, bu uçak personelinden 301 'i ölmüş, 130'u yaralanmış, yaklaşık 170 ton bambo rafineri civarına bırakılarak rafinerinin %46sı kullanılabilir duruma getirilmişti,. Baskın sonunda üslerine dönebilen uçaklardan sadece 33 adeti tëkrar kullanılabilecek durumdaydı. 3700 km tutan rotada geri dönebilenler toplam 15 saat havada kalmış bunun büyük bir bölümünü de ateş altında geçirmişlerdi. Hadley's Harem'de ağır yaralı olarak bir ölü ve bir yaralı ile kurtulmuştu. Aslında "kurtulmuştu" demeyelim belki de olayın bizi ilgilendiren kısmı şimdi başlıyor denebilir. Kaptan HADLEY bu halde çok fazla uçamayacaklarını anladı, 3 numaralı motorda pek fazla dayanamayacaktı. Karar vermek zorundaydı, devam ederlerse müttefik topraklarına varamadan büyük ihtimalle İtalya veya Yunanistan üzerinde, en iyi ihtimalle Bingazi'ye varamadan denize düşeceklerdi. Aslında öyle de oldu ya. Kaptan HADLEY
en yakın müttefik üssü olan Kıbrıs'daki Ingiliz Dikelya
üssüne yöneldi. Marmarayı problemsiz geçtikten sonra Orta
Anadolu civarında 3 nolu motor durdu, önlerinde tek engel Toroslar kalmış
olmasına rağmen uçakta sadece iki motor çalışıyor, onlarında yağ basıncı hızla
düşüyordu. Bu durumda Kıbrıs'a varamayacaklarını anlayan Hadlay's Harem ekibi
Torosları zorla geçerlerken uzun yaz günü son ışıklarını da bırakarak
batıyordu. Lokal saatle 20:30 civarında alaca karanlıkta Kaptan HADLEY
kayalık araziye karanlıkta inemeyeceğini anlayınca
uçağını zorla denize paralel hale getirecek şekilde sola manevrayla kıyıya
yaklaşmaya çalışırken 1 ve dört nolu motorların yağ basıncı uzun süredir low
press, ikazı veriyordu, sahile varamadan 45mil kala her ikiside
artık susmuştu. Hızla irtifa kaybediyorken karartılar arasından görebildikleri
son şeyler bir kasabanın üzerinden geçtikleri ve, sahilden denize dökülen
büyükçe bir akarsu oldu. Uçağın kontrolü artık tamanen kaybolmuş, olanca
süratiyle denize alçalıyordu, Kaptan Hadley gövde üzerine, tek
parça inmeye çalışıyordu ancak karanlıkta 150 feet yükseklikten 45° açıyla uçağın burnu suya vurduğunda artık yapacak birşey kalmamış, suya çarpan kanat kokpiti gövdeden büyük ölçüde ayırmış ancak bozulan gövde yapısı iki pilotun da kokpitten çıkmasına izin vermiyordu, firar kenarından itibaren gövdenin arka kısmının da kopmasıyla birlikte uçağın içi hızla suyla dolarak sahilden 250m kadar açıkta 30m derine inmişti bile. İşte en başa döndük. 12 saatten fazla on mürettebatı Antalya’nın Manavgat İlçesi Dilkum sahillerine kadar getiren B-24 artık yok olmuştu içindeki kaptan pilot, ikinci pilot ve bombacısı ile. Geride kalan yedi kişi değişik yaralar almış halde, karanlıkta aslında ne olduğunun pek farkına varamayan Çenger köyü sakinlerince denizden çıkartılmış, zamanın kritik durumu nedeniyle aslında korkarak, ama düşmanını bile ölüme terkedemeyecek Anadolu köylüsünün çabalarıyla kurtarılmışlardı. Jandarma hemen gelmiş, karakol komutanı genç subay durumu kavramaya çalışıyordu. Durup dururken bir uçak düşmüştü, nereden gelir, nereye giderdi bilinmez. Anlaşılan sabah kolay olamayacaktı, köylü sahilde hemen ateşi yakmış kurtardıklarını kurutmaya başlamışlardı. Doktorlar bulundu ilk yardımlar yapıldı ancak dört kazazedenin durumu iyi değildi. Kurtulanlar sevinemiyorlardı, daha yarım saat önce rota tespit etmek, motorları kontrol etmek, yaklaşma açısı ve hızını tahmin etmek için bağrışıp durdukları uçakları, içindeki üç silah arkadaşları
ile birlikte yok olmuştu. Fakat bu ilk değildi, uçaktaki herkes eski havacıydı ve malesef birlikte oldukları pek çok insanı bu savaşta yitirmişlerdi. Hatta Hadle/s Harem'in günümüze kadar gelen tarihçesini bu denli ayrıntısı ile bilmemizi sağlayan uçaksavarcı LeRoy NEWTON'in bu üçüncü B-24 kazasıydı.
" Uşak kıyıdan yaklaşık 250m aşıkta, 30m derinlikle batmıştı. Ayak bileğim kırılmıştı; yüzemiyordum. Elime geğirdiğim bir oksijen tüpüne sarılıp dört saat kadar denizde sürüklendikten sonra kurtulmuş olan yed! kişi He birlikte sahile
ulaşabildik.M Diyor LeRoy NEWTON Aslında kolay değil, denize düşerek parçalanan bir uçaktan sağ kurtulduktan sonra esir düşmek tehlikesi de vardı. Her ne kadar Türkiye savaşta tarafsız olsa da izinsiz ihlal edilmiş hava sahasında bir de kaza yapınca durum değişmişti elbette, bu rahatsızlıkla denizde epey zaman kaybetmişler. Düşmeden önce Kıbrıs'taki Ingiliz üssüne seslerini duyurmayı başarmış olmalılar ki sabahın ilk saatlerinde bir keşif uçağı gelmiş, uçağın geri dönmesinden hemen sonra da bir kurtarma botu sahile yaklaşmış ancak artık onlar Türk jandarması tarafından alıkonmuş olduklarından, bot geriye boş dönmüş. Ertesi gün en yakın hastanenin Antalya'da olmasından dolayı bir kamyonla yola çıkmışlar, buradaki imkanlar da yetersiz olduğundan ağır yaralı olan dört kişi trenle İstanbul Amerikan hastanesine gönderilirken daha iyi durumda olan üç kişi Ankara'ya gönderilmiş. En sonunda ele geçen bu yedi mürettebat, Dışişleri Bakanlığınca "deniz kazazedesi" olarak kabul edilmişler ve serbest bırakılmışlar.
Aslında hikaye burada bitmiş gibi görülmesine rağmen, bir başka bölümü yaklaşık elli sene sonra başlıyor. Bu elli sene içinde bölgedeki balıkçılar, deniz dibinde uzanıp giden kum içinde ağlarını parçalayan bu kalıntıdan hiç de memnun olmasalar da bol balık barındırmasından dolayı ve geçen zaman içinde
bölgemizdeki tüplü dalış yapanların sayısının hızla artması ile batığın yeri
artık bilinir oldu. Bu arada Amerika'da LeRoy NEWTON elli sene önce kendisi ve altı arkaşını hayata döndüren Türk köylülerine teşekkür borçlu olduğunu düşünerek Türkiye'ye bir gezi yapıp belki de o köyü bulabileceğini düşünüyordu. Amerikan ve İngiliz kayıtlarında istediği ayrıntılı bilgiyi bulamayan R.NEWTON, doğrudan Antalya'ya gelerek buradaki insanlarla olay zamamnını konuşmak ister. Çok geçmeden Antalya Turizm bürosunda araştırmalarına başlar; adının Adil olduğunu hatırladığı bir memurun kendisine çok yardımcı olmasıyla, aslında kaza yerine hiç de uzak olmadığını öğrendiğinde bir gazeteci de elli yıllık hatıralarını arayayan bu "deli " Amerikalı ile bir röportaj yapmak ister. Röportajın bir gazetede yayınlanmasından kısa süre sonra batığın yerini çok iyi bilen ve Antalya"nın en eski dalıcılarında olan Oğuz ALTUNSEÇEN kendisine bir mektup yollayarak bu uçağın çıkartılmasında yardımcı olabilceğini belirtince Roy Amerikadan 1994 yılında geri döner ve Çenger Köyünden Mehmet SERT ( o yılda 60 yaşından fazladır) olayın yaşandığı geceyi olanca ayrıntısı ile anlatınca ertesi gün batıktan çıkartılan birkaç parça artifak ile Amerika'ya döner. Kısa zamanda bu uçağın aradığı B-24 olduğunu öğrenir ve zaman kaybetmeden 1995 yılında kalabalık bir ekiple Antalya’ya gelir ve hemen Oğuz ALTUNSEÇEN'in başkanlığındaki bir dalış ekibi, uçağın tamamını çıkartmak için çalışmalara başlamışsalar da ancak yarı kopuk olan burun-kokpit kısmını çıkartmayı başarabilirler. Çünkü uçağın içi tamamen mil-çamur ile dolmuş ve ağırlaşmıştır. Elli yılın yorgunluğundaki uçak gövdesi bunca ağırlığa dayanamayacağından kanatlar ve gövdenin bir kısmı su içinde bırakılır. Aslında bu kadarı da Roy için yeterlidir, artık silah arkadaşlarının mezarlarını 30m suyun altından çıkartıp ait oldukları topraklara götürebilecekti. Çıkartma çalışmalarını izleyen Amerikalı yetkililer cenazeleri hemen teslim aldılar ve DNA tetspitlerinin yapılabilmesi için Hawai'ye gönderdiler.
Roy için bu maceranın bir aşaması daha bitmişti.
Ancak B-24 için henüz macera bitmemiş, 54 yıl sonra özgürce uçtuğu gökyüzünü
yeniden görme imkanını elde etmişti. Tabiiki 50 yıl önceki halinden eser
kalmamıştı, bu haliyle ancak bu tür uçaklara ilgi duyan kişilerce
tanımlanabilirdi. Ama o her şeye rağmen oldukça etkileyiciydi. Cenazeler
alındıktan sonra çıkartılan parça uzun bir süre, 1995 yılından 1997 yılı
ortalarına kadar Çenger köyü jandarma karakolunun bahçesinde üzerine bir naylon örtülmüş durumda kaldı. Defalarca karakola gidip, askerlerin gözetimindeki bu yorgun savaşçıyı ziyaret ettik. Biraz da bizden bahsedelim. Antalya'nın hızla artan nüfusu karşısında elleri kolları bağlı denizin kirlenmesine, doğanın binlerce yılda yarattığı falezlerin inşaat alanı gibi kullanılmasına seyirci
kalmak istemediğimizden CFC Dalış ve Deniz Araştırmaları Merkezi adındaki bir
kuruluşta çeşitli çalışmalar yapıyoruz. Dalış merkezinde, dünyada genel kabul
görmüş scuba dalış disiplinlerinin eğitimi veriliyor. Bu konuda yayınlar
yapılıyor, hatta ülkemizin tek ansiklopedik boyut ve içerikteki yayınını da
"Sualtı Teorisi" adıyla scuba severlere sunduk. Çalışmalarımızın bir
bölümünü bölgemizdeki batıkların envanterinin çıkartılması oluşturuyor. Bu
nedenle Kültür Bakanlığı'ndan edindiğimiz yetki belgesiyle ilk B-24 dalışınım
1996 yazında yaptık. Yerini belirten su üzerinde herhangi bir işaret
olmadığından, çay ağzına rastlayan suya giriş bölgemizde görüş mesafemiz oldukça düşük olduğundan çok dikkatli olmamız gerekiyordu. İyi bir tahmin yapmışız ki dalışımızın ilk beş dakikası içinde 24m civarında çöl gibi uzanan kumun ¡zerindeki karaltı bizi heyecanlandırdı. Oysa dalış ekibindeki dört kişi de
oldukça tecrübeliydi. Yine gariptir ekipteki dört dalıcı da havacılıkla dolaylı
olsa da ilgili olduğundan bir B-24'ü suda görmek
bize daha değik geliyordu. Dipteki zamanımız çok kısıtlı olduğundan elimizden
geldiğince çabuk her tarafını gezip bulunduğu derinliği, kanatların pzisyonunu,
genel duruş şeklini, pusula ile yönlerini ölçşp basit bir haritasını yaptıktan
sonra geri dönüş zamanımız çoktan gelmişti. Konuşacak öyle çok şey vardı ki
hemen çıkmak istememize rağmen gereken bekleme duraklarında geçen zaman bitmek bilmiyordu. Su yüzüne ulaşınca hemen kerterizler alındı, hesaplar yapıldı,
yerini tam tespit ettikten sonra geri dönüş hazırlıkları başladı. Dalış
araştırmaları merkezinde elde ettiğimiz verileri de kullanarak
"batığın" hemen bir maketini yaptık. Çok zevkli bir batık keşfi,
maketin gerçekleştirilebilmesi için gereken bir kaç dalış daha yapılarak
tamamlandı. Fotoğrafların da çekilmesi ile birlikte her ay yaınlanan ve
mrkezimizin de yayın kurulunda olduğu Sualtı Dünyası dergisinde yayına hazır
hale geldi.
Aradan çok kısa bir süre geçmişti ki 1995 yılında sudan çıkartılan burun-kokpit bölümü Rahmi M. KOÇ müzesi tarafından restore edilmek ve sergilenmek üzere
satınalınarak bir kamyona yüklenmiş, bu kez gerçekten son durağı olacak müzeye doğru yola koyulmuştu. Tabii önce tamizlenip onarılması gerektiğinden
Eskişehir'e uğramış. 9 Aralık 1997 akşamı saat 17:00 dan itibaren
ziyaretiçilere açılan Hadley's Harem, layık olduğu yerde, ülkemizin tek sanayi
müzesinde gururla yer tutuyor. O gece bu anlamlı olaya, 1 Ağustos 1943 gününden hayatta kalan iki kişiden birisi olan LeRoy NEWTON ilerlemiş
yaşına rağmen eski dostunu yanlız bırakmayarak müzedeki açılışa gelmişti.
Kendisiyle tanışıp güzel bir sohbet ettik. Daha pek çok ayrıntı öğrendik.
Müzede sayın Yusuf BOLAYIRLI'yı da görmek aslında sürpriz olmadı. Açılış
kokteylinde Hava Kuvvetleri Komutanı ve Hava Harp Okulu Komutanı da iöcelik
göstererek hazır bulundular.. Hem tarihsel açıdan hem de teknik olarak 54 yıllık bir uçağı çok kısa zamanda bu denli güzel onararak dalamayanların da izlemesine olanak sağlayan Eskişehir'deki Türk Hava Kuvvetleri 1. Hava İkmai Bakım Merkezi'nde görevli teknisyen, subay ve astsubayları tebrik etmek gerekir. İlgilenen herkesi, çocuklarınızı mutlaka müzeye götürün, gördüklerinize
inanamayacaksınız, bugün bize çok basit gelen pek çok alet ne denli zorlu bir
aşamadan geçerek günümüze geldiğini izlemeye değer.
Ülkemiz 2.Dünya savaşına fiilen katılmamış olsa da hava ve kara sularımızda bu korkunç savaştan arta kalan pek çok hatıra var. İsterseniz bir dahaki yazımızda Antalya yatlimanınm tam girişinde 30m derinlikte yatan 67m uzunluğundaki hastane gemisi süsü verilmiş cephane gemisinin batırılış öyküsünü okuyabilirsiniz.
NOT: BU YAZI
THY UTED DERGİSİ 1998 YILI ŞUBAT AYINDA YAYIMLANDI.